Hayatımızın bir döneminde kendimiz hakkında bazı cümleler kurmaya başlarız yılların getirdiği tecrübeyle.
“Ben böyle biriyim.”
“Ben zaten kolay güvenemem.”
“Ben insanlara hayır diyemem.”
“Ben stres altında dağılıyorum.”
“Ben disiplinli biri değilim.”
“Ben çok disiplinliyimdir, işe daldığımda o işi bitirmeden etrafımı duymam bile.”
“Ben matematikten hiç anlamam.”
“Ben ilişkilerde hep aynı hatayı yapıyorum.”
“Benim karakterim böyle.”
Ve zaman geçtikçe bu cümleler yalnızca kendimizi tarif etmenin bir yolu olmaktan çıkıyor.
Kendimizi sınırlamanın bir yolu haline geliyor.
Çünkü insan zihni, kendisi hakkında oluşturduğu anlatıları da zamanla gerçekliğinin bir parçası gibi yaşayabiliyor.
Peki gerçekten öyle mi?
Gerçekten “ben böyleyim” dediğimiz şeylerin hepsi değişmez özelliklerimiz mi?
Yoksa bir kısmı zaman içinde şekillendirdiğimiz ve tekrar tekrar kullandığımız zihinsel kalıplar mı?
Gel, biraz daha yakından bakalım.
Kendilik hissi dediğimiz şey, en basit haliyle insanın kendisi hakkında sahip olduğu algıdır.
Kendimizi nasıl görüyoruz?
Nelerde iyi olduğumuza inanıyoruz?
Neleri yapamayacağımızı düşünüyoruz?
Bir olay karşısında nasıl davranacağımızı önceden nasıl tahmin ediyoruz?
Bütün bunlar zaman içinde “ben” dediğimiz şeyin içine yerleşiyor.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var:
Çünkü insan kendisi hakkında sahip olduğu düşünceleri de değiştirebilir.
Bunu en basit haliyle öğrenme üzerinden görebiliriz.
Çocukken bisiklete binemiyordun.
Bu yüzden “Ben bisiklete binemeyen biriyim.” diyebilirdin.
Sonra öğrendin.
Artık bisiklete binebiliyorsun.
Kimliğinin bir parçası değişti.
Ama aslında sen bir gecede başka bir insan olmadın.
Yeni bir beceri öğrendin.
Beyninin ve davranışlarının yeni bir düzene uyum sağlamasına izin verdin.
Benzer bir şeyi hayatımızın çok daha büyük alanlarında da yapabiliyoruz.
Sadece çoğu zaman bunu fark etmiyoruz.
Çünkü bazı davranışlarımızı beceri olarak değil, karakter olarak görüyoruz.
Mesela:
“Ben çatışmadan hoşlanmam.”
“Ben çok alınganım.”
“Ben çabuk öfkelenirim.”
“Ben karar vermekte çok kötüyüm.”
“Ben insanları memnun etmek zorundaymışım gibi hissederim.”
Bunları söylediğimizde çoğu zaman bir davranışı tarif ettiğimizi düşünmüyoruz.
Kendimizi tarif ettiğimizi düşünüyoruz.
Ve işte burada zihnimiz için çok önemli bir kapı kapanıyor.
Bunu bir metafor üzerinden somutlaştıralım:
Kütük ve fidan.
Bir kütük düşün.
Gövdesi sertleşmiş.
Yıllar boyunca aynı biçimde kalmış.
Onu başka bir yöne çevirmek istiyorsun.
Ama artık esnek değil.
Bükmeye çalıştığında hareket etmek yerine kırılabilir.
Şimdi bir de fidan düşün.
Henüz büyüyor.
Henüz şekilleniyor.
Bir yöne doğru uzanırken onu başka bir yöne destekleyebilirsin.
Işığa doğru yönelir.
Budanabilir.
Desteklenebilir.
Yeni dallar çıkarabilir.
Büyüdükçe şekli değişebilir.
İnsan zihnini de bazen böyle düşünebiliriz.
Kendini “ben artık böyleyim” diye tanımlayan biri zihinsel olarak kendisini bir kütük gibi görebilir.
Değişmez.
Sabit.
Belli bir şekle sahip.
“Ben buyum.”
Fakat kendisini gelişebilir ve öğrenebilir bir varlık olarak gören kişi daha çok bir fidan gibidir.
Henüz tamamlanmamıştır.
Öğrenebilir.
Gelişebilir.
Yanılabilir.
Fikrini değiştirebilir.
Yeni bir beceri kazanabilir.
Eski bir davranışını bırakabilir.
Başka bir tepkiyi deneyebilir.
Ve belki de en önemlisi:
Kendisi hakkında sahip olduğu fikri de değiştirebilir.
Buradaki mesele “İnsan istediği her şeye dönüşebilir.” demek değil.
Bu kadar basit değil.
Hepimizin farklı özellikleri, geçmiş deneyimleri, çevresel koşulları ve biyolojik farklılıkları var.
Ama bunların varlığı, gelişimin mümkün olmadığı anlamına gelmiyor.
Tam tersine.
İnsan davranışının önemli bir kısmında değişim için alan bulunuyor.
Mesele o alanı görebilmek.
Bunun çok güzel bir örneğini eğitim alanındaki çalışmalarda görebiliyoruz.
Bir çocuğa matematikte başarısız olduğunda:
“Sen matematikte iyi değilsin.”
denildiğini düşün.
Çocuk bir süre sonra matematikte zorlandığında bunu yalnızca bir problem olarak görmeyebilir.
“Ben matematikte başarısızım.”
diye düşünür.
Daha az denemeye başlayabilir.
Zorlandığında daha çabuk vazgeçebilir.
Sonra performansı gerçekten düşebilir.
Ve bu kez:
“Bak, gerçekten matematikte iyi değilim.”
diyebilir.
Böylece başlangıçta yalnızca bir düşünce olan şey, davranışları etkileyerek kendi kendini doğrulayan bir döngüye dönüşebilir.
Ama aynı çocuk zorluğu:
şeklinde değerlendirseydi?
Buradaki tek kelime bile çok şeyi değiştirebilir.
Henüz.
“Yapamıyorum.”
ile
“Henüz yapamıyorum.”
aynı şey değildir.
Birincisi kapıyı kapatır.
İkincisi açık bırakır.
Çünkü “henüz” dediğinde zihninde bir gelecek ihtimali vardır.
Ve gelişim zihniyeti tam da bu noktada önem kazanır.
Hayatında bir şeylerin kötü gitmesi, senin kötü olduğun anlamına gelmez.
Bir ilişkide hata yapman, kötü bir partner olduğunun kanıtı değildir.
Bir işte başarısız olman, başarısız biri olduğun anlamına gelmez.
Bir dönem disiplinini kaybetmen, “disiplinsiz insan” olduğun anlamına gelmez.
Ve yıllardır aynı tepkiyi veriyor olman, bundan sonra da hep aynı tepkiyi vereceğin anlamına gelmez.
“Ben terk edildim.”
yerine:
“Ben terk edilen biriyim.”
“Bu ilişkide sınırım ihlal edildi.”
yerine:
“Ben zaten sınır koyamıyorum.”
“Bir konuda başarısız oldum.”
yerine:
“Ben başarısızım.”
Aradaki fark küçük gibi görünüyor.
Ama değil.
Çünkü ilk cümle bir deneyimi anlatıyor.
İkincisi ise deneyimi kimliğe dönüştürüyor.
İşte bu yüzden bazen değişimin ilk adımı davranışı değiştirmek değil.
Kendin hakkında kurduğun cümleyi değiştirmek.
Bütün bunların en ilginç tarafı şu:
Kendilik hissimiz de zaman içinde şekillenebilir.
Çocukken sana söylenenler.
Ailenin sana nasıl davrandığı.
Öğretmenlerinin senin hakkındaki yorumları.
Arkadaşlarının sana verdiği tepkiler.
Başarısızlıkların.
Başarıların.
Yaşadığın ilişkiler.
Travmatik deneyimler.
Toplumun senden beklentileri.
Bütün bunlar kendin hakkında oluşturduğun hikayeye katkıda bulunabilir.
Ve zamanla bazı cümleler o kadar sık tekrar edilir ki artık dışarıdan gelen bir yorum olmaktan çıkar.
Senin iç sesine dönüşebilir zamanla.
“Ben yetersizim.”
“Ben sevilmem.”
“Ben başarılı olamam.”
“Ben insanlara güvenemem.”
“Ben yalnız kalamam.”
“Ben değişemem.”
Bir süre sonra bunların nereden geldiğini bile hatırlamazsın.
Sadece doğru olduklarını düşünürsün.
Oysa bir düşüncenin uzun zamandır zihninde bulunması, onun mutlaka gerçek olduğu anlamına gelmez.
Tıpkı yıllardır kullandığın bir yolun tek yol olmaması gibi.
Burada sana “Olumlu düşün, her şey düzelecek.” demiyorum.
Çünkü mesele bu değil.
Gerçek hayat böyle çalışmıyor.
Bazen gerçekten zorlanacaksın.
Bazen başarısız olacaksın.
Bazen istediğin sonucu alamayacaksın.
Bazen eski davranışına geri döneceksin.
Bunların hepsi mümkün.
Ama kendini değişebilir bir varlık olarak gördüğünde, bunların anlamı değişiyor.
Başarısızlık:
“Ben yapamam.”
olmaktan çıkıp:
“Burada neyi henüz öğrenmedim?”
sorusuna dönüşebiliyor.
Bir hata:
“Ben zaten böyleyim.”
olmaktan çıkıp:
“Bir dahaki sefere neyi farklı yapabilirim?”
haline gelebiliyor.
Ve işte bu küçük zihinsel değişiklikler davranışlarını etkiliyor.
Davranışların değiştikçe yeni deneyimler oluşuyor.
Yeni deneyimler oluştukça kendin hakkındaki algın da değişebiliyor.
Bir süre sonra:
“Ben bunu yapamam.”
dediğin şeyi yaptığını görüyorsun.
“Ben asla böyle davranamam.”
dediğin bir durumda farklı davrandığını görüyorsun.
“Ben değişemem.”
dediğin yerde değiştiğini fark ediyorsun.
Ve belki de o zaman kendin hakkında çok daha önemli bir şey öğreniyorsun:
Ben sandığım kadar sabit değilmişim.
NDR’de değişimi yalnızca bir davranış çözümü olarak ele almıyorum.
Çünkü davranışın arkasında çoğu zaman bir düşünce var.
Düşüncenin arkasında bir anlam var.
Ve o anlamın arkasında çoğu zaman kişinin kendisi hakkında oluşturduğu bir algı bulunuyor.
Bu yüzden bazen:
“Daha özgüvenli ol.”
demek yeterli değil.
Önce:
“Ben neden kendimi özgüvensiz biri olarak görüyorum?”
diye bakmak gerekiyor.
“Hayır de.”
demek de yeterli değil.
“Ben neden hayır dediğimde kötü biri olduğumu düşünüyorum?”
diye bakmak gerekiyor.
“Daha cesur ol.”
demek yerine:
“Ben risk aldığımda kendim hakkında ne düşünüyorum?”
diye bakmak gerekiyor.
Çünkü değişim yalnızca davranış seviyesinde gerçekleştiğinde eski kimlik algısı seni tekrar eski davranışına çekebilir.
Ama kendin hakkındaki algını da yeniden değerlendirmeye başladığında başka bir alan açılır.
Kütük olmaktan çıkıp fidan olursun.
Ve fidanın en önemli özelliği kusursuz olması değildir.
Esnek olmasıdır.
Bugün kendin hakkında söylediğin:
“Ben böyleyim.”
cümlelerinden kaç tanesi gerçekten değişmez bir özelliğini anlatıyor?
Kaç tanesi yıllar içinde öğrendiğin bir davranış?
Kaç tanesi bir başkasının senin hakkında söylediği bir şey?
Kaç tanesi geçmişte yaşadığın bir deneyimin sende bıraktığı sonuç?
Ve kaç tanesi artık hayatında hiçbir işe yaramadığı halde hala taşıdığın bir kimlik tanımı?
Belki de değişim:
“Ben kim olmalıyım?”
sorusuyla başlamıyor.
Belki önce:
“Ben kendim hakkında neye inanıyorum?”
sorusuyla başlıyor.
Çünkü kendilik hissin şekillendirilebiliyorsa, hayatındaki seçenekler de genişleyebilir.
Ve seçeneklerin arttığında davranışların değişebilir.
Davranışların değiştiğinde deneyimlerin değişebilir.
Yeni deneyimler biriktikçe kendin hakkında bildiğin şeyler de değişebilir.
NDR’de benim için asıl mesele tam olarak burada.
Sana “başka biri ol” demek değil.
Kendini yıllardır aynı şekilde tanımlamak zorunda olmadığını göstermek.
Çünkü sen tamamlanmış bir heykel değilsin.
Hala öğreniyorsun.
Hala değişiyorsun.
Hala bazı şeyleri ilk kez deneyimliyorsun.
Ve belki de kendin hakkında verebileceğin en özgürleştirici karar şu:
“Ben buyum.” demeden önce, “Ben şu anda böyleyim.” diyebilmek.
Çünkü “şu anda” dediğin anda gelecek için bir alan açılır.
Ve o alanın içinde öğrenme vardır.
Deneyim vardır.
Deneme vardır.
Hata vardır.
Değişim vardır.
Kısacası:
Fidan hala büyüyordur. 🌱