Öfkelendiğinde anlatmak istersin.
Hem de herkese.
Arkadaşına anlatırsın.
Sonra başka bir arkadaşına.
Sonra aynı olayı kafanın içinde bir kez daha anlatırsın.
“Şöyle dedi.”
“Ben de ona şöyle dedim.”
“Hayır, asıl mesele şu…”
“Bir de bundan üç yıl önce şunu yapmıştı…”
Bir bakarsın, olay biteli saatler, günler olmuş ama sen hala olayın içindesin.
Çünkü öfkenin de anlatılmaya, görülmeye ihtiyacı vardır.
Bunu küçümsememek gerekiyor.
Bir şey canımızı yaktığında “Boş ver, takma kafana.” demek çoğu zaman işe yaramaz. Duyguyu bastırmak, yokmuş gibi davranmak ya da hemen pozitif düşünmeye çalışmak, yaşadığımız şeyi ortadan kaldırmaz.
Hatta araştırmalar, öfkeyi bastırmanın ve öfke yaratan olayın üzerinde tekrar tekrar düşünmenin öfkeyi artırmakla ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle ruminasyon dediğimiz, aynı olayı zihinde tekrar tekrar çevirme hali öfkenin daha uzun sürmesine eşlik edebiliyor.
Yani bazen gerçekten içimizi dökmemiz gerekir, evet.
Ama burada çok önemli bir ayrım var.
İçini döktüğünde aslında olan şeyi görünür hale getirirsin.
“Buna çok kırıldım.”
“Çok öfkelendim.”
“Kendimi değersiz hissettim.”
“Bana yapılan şey haksızlıktı.”
Bunları söylemek, duygunun varlığını kabul etmektir ve çok kıymetlidir. Çözümün başlangıcıdır diyebiliriz.
Fakat bir noktadan sonra anlatmak başka bir şeye dönüşebilir.
Aynı hikayeyi tekrar tekrar anlatmaya..
Karşındaki insanın ne kadar kötü olduğunu yeniden kanıtlamaya..
Kendine “Ben haklıydım işte bak” demeye..
Eski olayları bugünkü olayın içine taşımaya..
Ve en önemlisi, çözüm aramak yerine öfkenin etrafında dolaşmaya..
başlarsa..
İşte orası öfke bataklığı.
Hatta bazen tam tersine, düşünceler birbirini besler.
Bir olay gelir.
Olayı düşünürsün.
Düşündükçe başka bir ayrıntıyı hatırlarsın.
O ayrıntı başka bir olayı çağırır.
Sonra “Zaten hep böyle yapıyor.” dersin.
Derken bugünkü tartışma, beş yıl önce yaşadığın başka bir tartışmayla birleşir.
Artık karşında tek bir problem yoktur.
Ve sen hala o davanın avukatısındır.
Üstelik duruşmaya karşı taraf gelmez ve dava hiç ilerlemez.
Öfkeyi yok saymayacağız.
Ama öfkenin bizi yönetmesine de izin vermeyeceğiz.
Önce anlatacağız.
Sonra anlayacağız.
Çünkü duygunun bize söylediği bir şey vardır.
Belki sınırımız aşılmıştır.
Belki bir ihtiyacımız karşılanmamıştır.
Belki haksızlığa uğramışızdır.
Belki kırılmışızdır ama kırıldığımızı söylemek yerine öfkelenmişizdir.
Belki de aslında karşımızdaki insandan istediğimiz şey çok basittir:
İşte burada öfkeyi konuşmaktan çözüme yönelik konuşmaya geçmek gerekiyor.
Çünkü “Sen zaten böylesin.” cümlesi öfkeyi büyütür.
Ama:
İlkinde saldırı vardır.
İkincisinde bilgi.
İlkinde geçmiş vardır.
İkincisinde şimdi ve bundan sonrası.
İlkinde karşındakinin karakterini yargılarsın.
İkincisinde davranışı ve ihtiyacını konuşursun.
Öfke çoğu zaman bize bir şeylerin yanlış olduğunu söyler.
Ama hayatımızı değiştiren şey, öfkenin kendisi değil; öfkenin bize gösterdiği şey ile ne yaptığımızdır.
Bu yüzden içini dök.
Anlat.
Ağla.
Kız.
Ne hissettiğini kabul et.
Ama sonra kendine şu soruyu sor:
Karşımdaki insandan ne istiyorum?
Benim sınırım ne?
Neyi değiştirebilirim?
Neyi değiştiremem?
Bu ilişki devam edecekse neyin farklı olması gerekiyor?
Ve belki de en önemlisi:
Çünkü bazen haklı olduğumuzu kanıtlamak isteriz.
Ama haklı olmakla problemi çözmek aynı şey değildir.
Bazen tartışmayı kazanırsın.
Ama ilişkiyi kaybedersin.
Bazen son sözü söylersin.
Ama hiçbir şey değişmez.
Bazen de karşındaki insanın ne kadar haksız olduğunu saatlerce anlatırsın.
Ve günün sonunda hala aynı yerde durursun.
Öfken hala oradadır.
Çünkü onu konuştun.
Ama ona bir yön vermedin, sonuç beklemedin.
Yani mesele öfkeyi susturmak değildir.
Mesele, öfkenin bize söylediklerini duyduktan sonra onu direksiyondan indirmektir.
Evet bazı konuşmalar içimizi dökmek için başlar.
Ama iyi bir konuşma, bir yerden sonra şunu sorar:
“Tamam. Şimdi bunu nasıl çözeceğiz?”
Ve gerçek içsel iyileşme tam o cümleden sonra başlar.