Terapi odasına geldin nihayet. Çok zordur bu kararı vermek bile başlı başına. Hadi diyelim ki tak etti artık bir şeyler. Ve girdin o kapıdan içeri.
“Hoşgeldiniz. Evet. Sizi Dinliyorum.”
Sıra sende. Ne diyeceksin?
Evde, kendi kendine defalarca tekrar yaptın belki. “Şunları anlatacağım. Yok bunu söylemeyeyim, ilk seanstan takıntılı olduğumu falan düşünmesin. O anıyı anlatmayayım, 5 sene önceki anım daha etkileyici bu konuda. Onu anlatayım, daha iyi anlatırım kendimi o anıyla.”
Ama ilk cümlen “Biraz canım sıkkın.” oldu.
Oysa ki “biraz canım sıkkın” bazen gerçekten sadece biraz canının sıkkın olması değildir.
Bazen o cümlenin içinde öfke vardır. Kırgınlık vardır. Hayal kırıklığı vardır. Korku vardır. Utanç vardır. Özlem vardır. Hatta bazen hepsi aynı anda vardır da sen hangisinin hangisi olduğunu ayırt edemiyorsundur.
Duygular, anılar, anıların sırası.. karmakarışıktır. Neyi nasıl anlatacaksın?
Duyguyu yaşamakla, duyguyu tanımlayabilmek aynı şey değildir.
Bir insan çok yoğun duygular yaşayabilir ama o duygunun adını koyamayabilir.
Duyguyu doğru anlayamayabilir bile.
Mesela patronunla bir tartışma yaşarsın. Eve gelirsin. “Sinirliyim” dersin.
Ama gerçekten sinirli misin?
Belki hayal kırıklığına uğradın. Belki kendini değersiz hissettin. Belki haksızlığa uğradığını düşündün. Belki korktun. Belki de bütün gün kendini tutmaktan yoruldun. Daha geniş aslında yaşadığın duygular, sinirlenmek sadece bir kısmı ve aslında yaşadığın dehlizi anlatmakta yetersiz.
Ama zihninde bunların hiçbirinin adı yoktur.
Hepsi tek bir kelimeye sıkışır:
“Sinirliyim.”
Ya da sevgilinle kavga edersin.
“Ne hissediyorsun?” diye sorarlar.
“Bilmiyorum.”
“Üzgün müsün?”
“Herhalde.”
“Kızgın mısın?”
“Biraz.”
“Peki ondan ne istiyorsun?”
İşte orada sessizlik gelir. Üstüne derin derin düşünmeyi gerektirir çünkü ne istediğimizi bulmak. Ve duygular yoğunken çoğunlukla sonuna kadar düşünebilmek ne sabrımız ne sakinliğimiz olur.
Böylesi derinlemesine düşünmeye mecalinin olmadığı durumlarda bazen insanın yaşadığı şeyi anlatacak kelimesi de yoktur.
Bunun psikolojide bir karşılığı var: aleksitimi.
Aleksitimi bir hastalık ya da bir tanı değil. Daha çok kişinin kendi duygularını fark etme, birbirinden ayırma ve sözcüklere dökme konusunda yaşadığı bir güçlük.
Ve düşündüğünden çok daha hayatın içinde bir şey bu.
Duygularını anlatamadığın için “duygusuz” değilsin. Tanımlayamadığın için “kendi duygularına yabancı” da değilsin.
Tam tersine, bazen içeride o kadar çok şey olur ki hangisini tutacağını, nasıl anlatacağını bilemezsin.
İşte öyle zamanların cümlesi:
Duygunun adını koyamadığında, onunla ne yapacağını da bilemezsin.
Çünkü neyle uğraştığını bilmeden çözüm üretmeye çalışırsın. Çözümün etrafında dolaşır durursun ama ona ulaşamazsın.
Biri sana “Biraz kendine zaman ayır,” diyor.
Ayırıyorsun.
“Daha pozitif düşün,” diyorlar.
Düşünüyorsun.
“Tatile çık.”
Çıkıyorsun.
“Biraz kendini şımart.”
Onu da yapıyorsun.
Ama geçmiyor.
Çünkü ortada çözmeye çalıştığın şeyin kendisi bile henüz belli değil.
Belki ihtiyacın dinlenmek değil.
Belki sınır koymak.
Belki yas tutmak.
Belki öfkelenmene izin vermek.
Belki de yıllardır ilk defa gerçekten ne istediğini kendine sormak.
“Üzgünüm” demekle “hayal kırıklığına uğradım” demek aynı şey değil.
“Sinirliyim” demekle “Bana yapılanı haksız buluyorum” demek de.
Kelime değiştiğinde, yaşadığın şeyin anlamı da değişmeye başlıyor.
Ve insanın hayatında büyük bir değişim, bir şeyi çözmesiyle değil;
ilk defa doğru kelimeyi bulmasıyla başlıyor.
Kendini, yaşadıklarını doğru ifade etmesiyle.
Belki de buluştuğumuzda söylemen gereken ilk cümle “Biraz canım sıkkın” değildir.
Belki biraz daha bekleyip,
“Ne hissettiğimi tam bilmiyorum ama burada bir şey var.”
demektir.
Bence çalışmaya başlayabileceğimiz en dürüst yer tam olarak orasıdır.